he ya

Başkalarına bol kepçeden söyleyip kendimizi inandıramadığımız bir durum var.Zaman herşeyin ilacı ya hani, Nah! öyle. Zaman seni yer bitirir. Yemezse de çiğner sonra da tükürüp atar.

biliyorum, ciddiyet hayatıma güç bela bile olsa girmeyi başaramıyor

Kendimi kaçıncı kandırışım bilmiyorum, bu sefer varsa az buçuk okuyan, takip eden, sizleri de kandırdım galiba. Burdan yazmaya devam demiştim bir önceki yazımtrak oluşumda ama insanlığın tamamına uyarak kendimi şu sıfatsızlık, fütursuzluk ve üçkağıtçılık içinde yüzerken buldum. Başkasından birşey gördüğümden değil zaten. Daha çok kendi yaptıklarım açısından.

Birkaç sorunum olduğunu düşünüyorum bu bağlamda. Bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki kendimi adam akıllı bir politik görüşe sahip olmadığım için suçluyor olabilirim zaman zaman. Ancak her ne kadar bu durumdan sıyrılmaya çalışırken kendimi apolitik olmanın -kimi ortamcılara göre havalı deniliyor malesef- sınırına istemdışı da olsa giriş çıkış yaparken buluyorum. Elbetteki bu sahte "havalı" maskesinin altına girmek için yapılmış bir hareket değil. Az önce belirttiğim noktada ne kadar istemdışı saf değiştiriyorsam aynı biçimde bir farkındalık ile bu bağlamda "havalı kabini" olarak tanımlayabileceğimiz bir zımbırtıya bilinçli bir şekilde binmemeyi deniyorum. Olayı biraz daha bu yönde itelersek eğer, sonucunda benim hiçbir şekilde havalı olmamaya çalışan bir şahsiyetin varlığı üzerinden saçma bir noktaya gelecek gibi görünüyor. Bu sebeple konuyu fazla saptırmadan siyasi görüş meselesinin ayaklarını sabitlemek istiyorum.

İyi bir müzisyenin yada grubun, belirli bir x olsun, y olsun ya da sizin seçebileceğiniz herhangi bir imge olabilir, siyasi ya da politik bir görüşü yoksa fazla tutunamayacağı söylenir. Burada belirtmek istediğim şeyin bu potansiyel siyasi görüşün açıkça gösterilmesiyle heryerde "ben protest müzik yapıyorum" beyanlarının verilmesiyle alakası yok. Şöyle bir düşününce bütün dünyada genel bir taktir ve beğeni gören gruplar bu tip karakteri ortada olan gruplar. Tabi ki karaktersiz, nabza göre şerbet veren, bulunduğu ülkenin siyasal yapısına göre başkalaşıma uğrayan kişiler yok değil. Zaten onların varlığı zarardan çok büyük ölçüde salataya malzeme olmalarından dolayı bizlerin işine yarıyor.

Kafamı yoran -aslında yormak demek pek de doğru olmaz çünkü üzerinde ciddi ciddi saatlerce düşünmeden yazmaya başladım bunları - yukarıda bahsettiğim gerek karakterli gerek karaktersiz müzisyen ve grupların dinleyicilerinin üzerlerindeki etkileri. Acaba 90 derece dönen bir görüşe sahip bir kaypak sanatçının kitlesi, televizyon karşısında onları şok eden, kulaklarına inandıramayan bir demecini duyduğunda nasıl tepki veriyordur. Kendini yere yatağa ya da koltuğa duvardan duvara atıp öfkeyle ya da üzüntüyle hatta fanatizmle nasıl böyle birşeyler yaşadığına kızanlar varmıdır? Olabilir galiba. Tam tersi onunla beraber yine fanatizmin etkisiyle 90 derecelik denk bir açıyla dönen bir kitle de olması mümkün pekala.

Acaba apolitiklik noktasının etrafında dönen biri olarak dinlediğim şeyleri siyasal çerçevede irdelememem akil bir sebep olabilir mi? Yoksa beynim, görüşlerim ve algılarım, sürekli yeni ve farklı bir şeyler dinlememden dolayı kendi kendini yok mu etti. Bunun cevabını ne sizden ne de bir konu hakkında planlı bir şekilde kafa patlatmayan biri olarak kendimden beklemiyorum. Elbetteki yabancı bir kafaya açığım. Atış serbest. Ama beni yakından tanıyanlar nolur bu konuyu yüzyüze konuşalım. Sizi ayrı seviyorum o başka mesele.

Ah ulan! Rakı benim isyanımdı.
Sağlıcakla, mutlu kalın...

son dakika !

sıcak sıcak:

1- Artık komikli videolar için +rep,
2- Müzikli yazılar, albümler, haberler için ychorus'u takip edin.
3- Güncel, yaşamsal, nötr şeylere buradan devam edicem...

metrobüste yer kapma sanatı

Hedef önceden belirlenmeli:

Öncelikle nereye nasıl oturacağınızı kafanızda kesinleştirmeniz gerekir. Mesela, sabahları Söğütlüçeşme'den biniliyorsa şu bilinmelidir ki otobüsün sağ tarafı acayip güneş almaktadır. Bu bağlamda koltuk sayısı ikiye bölünüyor. Bunu bilerek hızınızı 2 katına çıkarmanız gerekiyor. Ancak Söğütlüçeşme'de aceleniz varsa yer kapmak o kadar da zor değil. yinede maç sahada kazanılıyor.

Doğru stratejiler:

Metrobüs beklerken mümkün olduğunca kaldırımın ucunda durun. Sakın ola üç beş kişi de olsa bir küme insanın arkasında beklemeyin. Çünkü rakipleriniz acımasızdır, çakaldır, hunhardır ve fütursuzdur. Siz kaldırımın ucunda olmazsanız onlar sizin yerinize orada durur ve olası bir boş yeri %80 ihtimalle onlar kapar.

Rakipleri tanımak, doğru analiz etmek:

Genelde en büyük rakip genelde teyzeler olarak bilinir ancak bu bir şaşırtmacadır. O teyzeleri oraya rakibi şaşırtmak için koyan bir genç arkadaş ya da yetişkin erkek olabilir. Bir teyze gördüğünüzde durağa gelmeden takibe almakta fayda vardır.

Teyzeler yaşlı, kilolu ya da yorgun gözükseler de unutulmamalıdır ki kısa mesafeleri çabuk geçebilirler. Bu hususta alan savunması, kilit noktalarda çanta ile alan genişletme hatta acımasızlar için dirsek temasında bulunmak gerekebilir.

Saldırı:

Metrobüse binene kadar kafanızdaki hücum şablonuna uyduğunuzu farz edelim. Bundan sonra yapılacak şey teoriden pratiğe geçmek, agresif ve atik olmaktır. Kapı açılır açılmaz gözünüze kestirdiğiniz hedefe doğru giderken sağa ve sola fake koşular yaparak rakipleri şaşırtıp ani bir hareketle cukkalama diye tabir ettiğimiz yöntemi kullanarak boş yere konmanız gerekir.

Savunma:

Gerek beklerken gerek metrobüsün içinde sizi yerinizden alıkoymak isteyen düşmanlarınız olacaktır. Özellikler binmeden önce önünüze geçmek için atılan bir dirsek ciddi yaralanma ve sakatlanmalara yol açabilir. Bu yüzden metrobüse binmeden önce çelik yelek ve kask takmakta fayda vardır. Metrobüsün içinde otururkense en başarılı taktik uyumak ya da kulaklıgı geçirip son ses dışarı izlemektir. Böylece düşmanı görmemiş, duymamış olursunuz. Rakip dikkatinizi çekemediği için size zarar veremez.

plaza tandansı




OF! Bilgisayara bakmaktan gözlerim bozuldu artık. Üstüne yolda kitap okumak gözlerimin pekmezini akıtıyor. Ya bu iş güç bitiriyor beni gerçekten.

Evet. İş, güç...
Bugün iki haftayı geride bırakmış olucam. 4x Forward ile sahneleri atlaya atlaya gidiyorum şu iki haftadır. Ofiste bişeylerle uğraşırken bir şekilde zaman geçiyor ama eve gelince daha da hızlı geçiyor yemekti bulaşıktı ütüydü carttı curttu. Sanki staj için evden ofise değil de ofisten işe gidiyorum. Zor abicim zor. Ama otomatiğe aldım kendimi ve rahatlıkla robotize hayata alıştım diyebilirim. Ofis ortamı, yetişkin muhabbetleri -yetişkin olmuşken hala kendinden az da olsa büyüklere yetişkin demek ne menem bir durum - bu camiaya özgün jargon, insanlar, trafik... İnsanları gözlemlemek için çok fazla malzeme, fırsat ve vaktim oluyor.

Olayın bu yanından bakarsanız imkanları kullanabilenler için eğlenceli bir durum. Yani en azından uykusuzluktan düşen göz kapaklarını kaldırabilecek gücü kendimde bulduğumda ben eğleniyorum. Sürekli bindiğiniz otobüs minibüs metrobüs. Eğer diğerleri gibi dakikseniz, yani şöyle söyleyeyim, diğer robotlarla aynı araca düzenli olarak aynı zamanda biniyorsanız, o araçlar artık bir okul servisine benzer. Yine aynı şekilde, bir köşede bekleyen, yürüyen insanları aynı yerde yine görüyorsunuz. Mesela 2 gündür üst üste topuklu kırmızı rugan ayakkabılarıyla yürüyemeyen kadını görüyorum. İnip taşıyasım geliyor haaaanfendiyi. Komple bakarsak gerçek bir insan belgeseli. Bunu söyleyince Şahan'ın (gökbakar) Metropolitan Hunter skeçi geliyor aklıma. Harfi harfine kendimi böyle tanımlayabilirim şu dönemde. Keşke Steve Irwin (crocodile hunter) gibi üstlerine atlayıp yakaladıktan sonra onları çayıra bayıra, Anadolu'nun sıcak insanlarının arasına bırakıp rehabilite edebilsem. Hoş yakında bir cengaver çıkıp beni de yakalayabilir tabi.

Ya anlatabileceğim çok şey var aslında ama çok da üşeniyorum be anacım. Hiç hüzünlü, karalık bir havada da değilim şu dönem. Öyleysem de yansıtmak istemiyorum belki de ne bileyim.

Haber: Grouper, 15 Kasım 2009 Kadıköy Arka Oda'da. Canlarımın içi, kaçmaz bu konser.
Gündem: Kürt açılımı bahane insan sevgisi şahane. Zaten sevgi olmadan bir sikim olmaz. (Berkant'a selam ederim.)
Spor: 2009-2010 sezonu başladı.. Futbol lan. Çocuklar gibi şenim.
Öneriler:
Amin Maalouf - Çivisi Çıkmış Dünya (okuyun)
A Guide to Recognizing Your Saints (izleyin)
Grouper - Dragging a Dead Deer Up A Hill (dinleyin)
The Twilight Sad - I Became a Prostitute (dinleyin)
Peyote teras açıldı (gidin) (ne biçim oldu bu. olmadı bence haber bu zaten)
Sevmeler, öpmeler falan...

sınıf başkanı ve konuşanlar

Yerli türkçe pop:

"Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı, çoktan yasaklanmış olurdu" demiş Keny Arkana isimli güzelim sanatçımız.

Tom Robbins ise hayata dair şöyle birşey demiş: Mükemmel aşkı yaratmak yerine mükemmel aşık aramakla vakit kaybediyoruz.

Yabancı karışık:

"One might ask why tobacco is legal and marijuana not. A possible answer is suggested by the nature of the crop. Marijuana can be grown almost anywhere, with little difficulty. It might not be easily marketable by major corporations. Tobacco is quite another story." demiş Chomsky abi.

"You know you're getting old when you get that one candle on the cake. It's like, "See if you can blow this out." Bunu da Jerry Seinfeld'ciğim sölemiş. Komikli adam canım.

rakipli

Bodoslama giriş: Doğal seleksiyonun insan gücüyle başlayıp giderek mekanikleşen ve artık atomik güçlerle kimyasallaşan çarkları birbirine dokunup dönmeye başladığından beri güçlü olanın hayatta kalacağı öğretildi hep. Peki bu gücü veren şey ya da güç kavramını kafamızda anlamlaşmasını sağlayan diğer bir deyişle kelimenin içini doldurmayı sağlayan şeyler neler?


Fiziksel güç üstünlüğünü gerek canlı olarak gerek belgeseller aracılığıyla doğadan görüyoruz. Aradaki dönüşümü ışık hızıyla geçersek sözüm ona fiziksel gücün yerini artık yer yer maddi ya da ekonomik yer yer de manevi güç almış durumda. Kendimizi istemeden ya da farkında olmadan bir münakaşa içinde buluyoruz ve bu münakaşadan sıyrılmak hiç de kolay olmuyor. Tanıdığınız, tanımadığınız, sevdiğiniz, nefret ettiğiniz, hoşlandığınız, alıştığınız, uzaklaşmak istediğiniz insanlar ve bu insanlarla oluşan sosyal çevreniz (buna ilk defa gittiğiniz bakkal, otobüste yanına oturduğunuz alakasız bir vatandaş da dahil tabi) sizi bir şekilde kendine bağlamış vaziyette ve bu bağı çözüp kendinizi izole etmek oldukça zor. Yapabilen kaçıp gidebiliyor ya da yepyeni bir başlangıç için izini kaybettiriyor.


Şimdi bütün bu maddi ya da manevi baskı üzerinizdeyken nasıl iyi bir insan olunur? İyilik bizi bu tip şeylerden kurtarabilir mi? Gerçekten iyilik baskın gelebilir mi? Yoksa iyilikle gelen huzurun yerine bütün engelleri kırıp inanıp çabalayıp hayallerimizi gerçekleştirerek çeşitli dünyevi zevkleri tadarak bol adrenalin pompalayarak gezerek görerek dolu dolu bir hayat geçirip bunun haklı gururunu yaşamayı mı tercih etmeli? Bunu yakın çevremden insanlara sordum ve ben dahil çok büyük bir kısmı ikinci şıkkı tercih etti.


Bu durumda iyilik göz ardı mı edilmeli? Biraz olsun asilik mi kurtaracak yoksa bizi bu yarıştan?



Yazarken arkada A Silver Mt. Zion'ın "He Has Left Us Alone But Shafts of Light Sometimes Grace the Corner of Our Rooms" albümü bayağı bir yardımcı oldu. Öyle belirteyim dedim.

Mutlu olun, öyle kalın.

heim


Herhalde hayatımın hiçbir döneminde bu kadar uzun süre eve bağlı kalmadım. Dışarı çıkmak için hiçbir sebebim yokmuş gibi hissediyorum ama gelin görün ki bundan zerre rahatsızlık duymuyorum. Aksine gayet huzurlu ve mutluyum ya da mutluluğa yakın bir hissiyat içerisindeyim. Boş boş oturmadığım(ız) için de şanslı sayıyorum kendimi. Geç kalkılan bir günde evde gezdiğinizde tanıdık simalar görmek hiç şüphesiz rahatlatıcı bir durum. Bunun sebebi sadece yalnız olmadığınızın bir ispatı olması değil, aynı zamanda günün geri kalanında yapacaklarınızı hatırlatması ve o günün de dolu dolu geçeceğini bilmektir.

Elbette ki her dakika etrafa gülücükler saçamazsınız. Yeniden yalnız kalmayı istemek saçma bir olay değil, insanın en saf ihtiyaçlarından biridir. Zaten belirli bir süre kalabalık içinde kalırsanız, en ufak bir durulmada kendinizi garip bir değerlendirme moduna alıyorsunuz. Ben ne yapıyorum, biz ne yapıyoruz, neden bunları yapıyoruz, yapmak zorunda mıyız gibi sorular ardarda kafanızın içinde seken kurşunlara dönüşüyor ve isteyerek ya da kazayla dışarı çıkmalarına izin verirseniz birisini ya da birilerini vurabiliyorlar. Bu nedenle bu değerlendirmeleri yapmak ve sağlıklı bir fikre,sonuca ulaşmak için yalnız kalmakta fayda vardır.

Evde olmak iyidir ama arkadaşlar daha da iyidir. Siz gitmesseniz, onlar size gelir.

Emo dili

Şu aşağıda yazanlar 2 Temmuz 2009 tarihli Hürriyet'ten bir alıntıdır:

---

Bağcılar’da evden kaçıp bir hafta sonra İzmir’de bulunan 13 yaşındaki Büşra E. ve 14 yaşındaki Cansu B. ‘Emo’cuydu.


Kendilerini “duygusal çocuklar” olarak tanımlayan Emo’cuların ortak noktası “duygusal punk” adı verilen müzik türünü dinlemeleri. Emo’nun İngilizce-Türkçe sözlükte karşılığı: “Kendine zarar veren metal dinleyen kişilik” ve “Emotion’dan gelen ve duygusal anlamda hüsran yaşayan, bitap düşen, histerik.”
Bu sosyal akım 1980’lerde ABD ve Japonya’da hızla yayıldı. Sayıları her geçen gün artan Emo Kids yani Emo fanları kendi aralarında oluşturdukları dili kullanıyor. Büşra E.’nin arkadaşlık sitesi facebook’ta kullandığı isim Büshra Yoq. Bu Emo’ca bir isim. Cansu B. ise sarı kabarık saçları mini eteği ve elbiseli fotoğrafını koyduğu profilinde kendi adını kullanıyor.

Emo’cular internetteki gruplarda bir araya geliyor. Hepsinin uymak zorunda olduğu yasalar var. Kendi aralarında oluşturdukları dili anlamak çok kolay değil. Bu nedenle Emo’caya çeviren sözlükler var.

Beyoğlu ve Kadıköy popüler

Saçlarını genellikle tek gözlerini kapatacak kadar öne yatırıyorlar. Arkada kalan kısımları ise jöleyle ya da spreyle kabartarak karıştırıyorlar. Amaçları ise yüzlerinin tamamını göstermemek. Yüzlerinin görünen kısımlarına ise piercing yaptırmak aralarında çok yaygın. İstanbul’da en çok İstiklal Caddesi’ndeki İş Bankası’nın önü ve Kadıköy’deki Rexx Sineması’nın önünde takılıyorlar. Cinsiyeti çok önemsemeyen Emo’cular, dama işaretli pantolon, gömlek giymeyi çok seviyor. Kıyafetlerinde kırmızı-siyah-mor en yaygın kullandıkları renkler.

---

Skandal derim ben buna.

Blöfü gördüm, arttırıyorum


Hobarey! Kepimi attım, fiilen mezun oldum, ama kağıt üzerinde hala öğrenciyim. Benim için aslında sıkıcı, oldukça sıcak, abiyle anneyle gelinmiş hasbihal* bir gezi oldu. Ama 22 yıllık hayatımın her anını protest bir sanatçı gibi yaşayan ben (yalana gel), tavrımı yine korudum, beni haksız yere bütünlemeye bırakıp, one love biletimi satmama sebep olmuş, m83'ü dünya gözüyle görmenin önüne set çekmiş bir hocayı tören protokolünde es geçerek elini sıkmadım. Evet marifet değil bu ama kendimce bir böyle rahatlama, bir böyle öc almanın (he hoca da diyodu zaten orçun gelse de elimi sıksa diye) sinsi mutluluğunu hissettim.

Ara da bir böyle gudiklikler yapmak iyi oluyor. Şu dört senede bu okul bana ne kazandırdı derseniz, gudiklik yapmak derim. Şu yaşımda hala kitaptan bi parça kağıt koparıp ağzımda tükürükle marine edip, 0.7 rotring içinden bir mermi edasıyla atıp hedefi boynunda vurabiliyorsam bu kişisel gelişimim için paha biçilemez bir parçadır. Evet.

9.12.6 ... seni özleyecem kerata


*: "hasbihal ne lan" deme, araştır öğren.